Posts by Penguen Yiğit

Terazi Yeniayı- Yumru

Boğazında yumru olmuş cümleler, çıkmak için haykırıyor da, bir türlü çıkmıyor. Nefesin kesiliyor, hani artık yer kalmamış bastırmaya, hani artık yer kalmamış içinde atmaya. Fermuarı kapanmıyor dolu yüreğinin..

Öksürüyorsun, öksüyorsun çıkmıyor. Geçmiş olsun diyorlar, geçmiyor. Terazin şaşmış, gideceğin yol şaşmış, içinden gitmek bile gelmiyor. Gelsinler istemiyorsun sonra, gelip görsünler istemiyorsun güçsüzlüğünü insanlar. Oysa terazinin iki tarafı vardır, senin de. Oysa güç gibi güçsüzlük de senin bir parçandır. Gücü bulduğun yerdir, güçsüzlüğün. ‘İşte şimdi bittim.’ dediğin yerde başlamadı mı bütün hikayelerin? Yoruldum dediğin yerde gelmedi mi, o beklediğin el. En güçsüz hissettiğin an bulmadın mı kendi gücünü? Şimdi vazgeçmenin sırası mı? Şimdi haykırmanın zamanı değil mi? Tam hiçbir şey düzelmiyor dediğin yerdeyiz, tam olarak umutlarının erimeye başladığı yerde. Şimdi terazinin diğer tarafına bakmanın zamanı değil mi? O tarafta herkese teslim ettiğin gücün var, o tarafta beyaz bir elmas var. Emaneti geri almanın zamanı gelmedi mi?

Oysa kaç hayattan geldin,

Venüs Retrosu – Değer mi?

Değer mi? Bunca zaman dostlukların, sırların, sohbetlerin, paylaşımların ardına şükran duymak yerine herkese birini kötülemek değer mi? Herkesin içinde karanlık vardır, bunu kontrol altında tutanlar ile tutmaya değer görmeyenlerin savaşı büyüyor. Karanlık büyüyor ve bir ateş de biz atıyoruz. Çünkü öyle yükseklerden bakıyoruz, öyle tepelerde görüyoruz ki kendimizi, karanlığımızı bile kontrol altında tutmaya değer görmüyoruz artık. Özgürlüğü karıştırıyoruz. Bize hitap etmeyen bir şey varsa o ‘kötüdür, o aptallıktır, onlar kendilerini rezil edenlerdir, onlar fıkrasına gülünmeyenler, kendini rezil edenler, şarkısı dinlenmeyenler, sohbetleri çekilmeyenler, mizahı kötü olanlardır.’ Çünkü iyi olsa, bize hitap ederdi? O zirveden bir adım aşağı inmenizi rica edeceğim, çünkü artık kendinizi ne kadar yukarıda gördüğünüz değil, aynada kendinizi ne olarak gördüğünüz bir zamana adım atıyoruz. Kendimize ve kendi hayatımıza bir göz atacağımız zamanlar.

Bir adım aşağı inmenizi rica edeceğim, çünkü süreç kimin ne kadar yukarıda olduğunu değil, kimin ne kadar samimi olduğunu ortaya koyacak bir süreç. Burada kendimize ne kadar samimi olduğumuz test edilecektir.

Veda

Kapıdan çıkıp gidebilmeli insan, geçmişin evinden. Orada çok sevdikleri olsa da, tutunduğu acıları olsa da, kaybettiği insanlar olsa da, anıları olsa da, o kapıdan çıkıp gidebilmeli.

Hayatına devam edebilmek için hafiflik gerek insana, sırtında bir çuval yük ile ne kadar ilerleyebilir. Kapıyı açar, arkasına bakar ama bir türlü o adımı atamaz, yeni hayatına. Çünkü bilmez nelerin beklediğini, çünkü her ne kadar eski olsa da güvenli bir alanı vardır orada. Ne kadar acı olsa da anıları, ne kadar kırılmış olsa da sevgileri vardır o evde. Odadan, odaya koşturmaya başlar sonra.

Ev büyüktür ve yaşamasını sağlayacak kadar malzeme vardır o evde. Bir oda iş, bir oda aile, bir oda eğlence, bir oda çevre, bir oda depresyon. Balkona çıkar ve sokaktan geçenlere bakar ama hep en güzel arabaları görür gözleri, hep en mutlu çiftleri görür, hiç bakmaz eksik kalan hayatlara, hiç bakmaz ortak yaşamlara, hiç bakmaz kendi gibi olanlara.

Koç Dolunayı – Diriliş

Suçlu kim? Onlar mı? Sen mi?

Kavga ettiğin kim? Sahi ortada bir suç var mı? Yoksa bahanelerimiz mi var.. Bahanelerimizin en büyük düşmanımız olduğunu göreceğimiz bir süreçteyiz. Arkasına sığındığımız, kendimizi geride tuttuğumuz, korktuğumuz ve bize güvenlik alanı kurdurtan bahanelerimiz. İlişkilerde karşı tarafı suçlamamız, iş yerinde başkalarını suçlamalarımız, sokakta toplumu, evde aileyi. Yapamam dediklerimiz, yapamam ‘çünkü’ diye arkasına sıraladığımız her bahane. Suratımıza çarpan gerçeklerimize karşın hala bir bahane arayışlarımız. Görmek istemiyoruz, çünkü itiraf edemediklerimiz var kendimize. Görmek istemiyoruz, çünkü bizden başka herkes suçlu.

Sonra kendi başımıza kalıyoruz, dışarıyı suçladığımız yetmiyor bize, kendimizi suçluyoruz. ‘Bak, onlar ne kadar mutlu.’ ‘Bak onlar ne kadar başarılı.’ ‘Sen ne yapıyorsun? Bomboş geliyor hayat. Keyif almıyorsun yaptıklarından, keyif almıyorsun uyanmalarından ve derin bir nefes çekip haykırmak istiyorsun. ‘BENDE EKSİK OLAN NE? Eksik olan şey, dışarıyı izlemekten, içeriye göz atmayı unutmalarımız. Eksik olan, her şeyi dışarıda ararken, içeriden gelen sese kendimizi kapatmamız. Artık görmediğimiz gibi,

Başak Yeniayı- Tırmanış Zamanı

Önünde çıkabileceğin kocaman bir dağ var, o dağ yollarında arzuladığın bir yaşam var. Sen ise dağın eteklerindeki çiçekleri koklamakla ve dağı izlemekle yetiniyorsun.

En önemli konularda yapabileceğimizden azıyla yetinirken, popülarite olan konularda bir türlü tatmin olmuyoruz. Bir onaylanma ihtiyacı içindeyiz. Çocukluktan gelen bir his bu,  çevre tarafından onaylanma ihtiyacı. Doğru yapıyor muyum? Doğru yolda mıyım? Bana böyle öğretilmemişti.. Ya yanlış bir yola giriyorsam? Burası bilmediğim bir yol, virajlarını bilmiyorum. Karşıma ne çıkacağını bilmiyorum ve evden uzaklaşıyorum. O güven veren, konfor alanından uzaklaşıyorum. Sırtımı dayadığım duvar yok artık, dışarıda kaos var ve ben artık yola çıkmak zorundayım. Peki yargılanırsam kim koruyacak beni? Ya beni kabul etmezlerse? Ya kaybolursam?

Kabul görme ihtiyacı. Ne kadar büyürsen büyü, yaptıklarının onay görmesini bekliyorsun. Kendini kanıtlamalısın, ama kime? Başardığını kaç farklı kişiden duymak zorundasın daha? Ayaklarının üstünde ilk defa yürüyorsun ve ev halkının gözleri ışıl ışıl seni kutluyor. Kutlama bekliyorsun büyüsen de,

Balık Dolunayı

Haykırışların artık duyulsun istiyorsun. Sihirli bir değnek. Destek, bir destek istiyorsun. Beklentilerini ne kadar düşürsen de, hayat görüşün değişse de, hala olmamış, olgunlaşmamış bir şeyler var içinde. O’na ulaşmak. Kendine dönüyorsun, çevrene dönüyorsun, topluma dönüyorsun ve başın dönüyor. Çok şey yapmak isterken, yerinde sayıyor gibisin. Çok şey yapmak isterken, bir tembellik hali. Uyusam, zaman akıp geçse ve kalktığım an benim zamanım gelse. Yolda olmaktan yorulmak ve gidilecek yere hemen ulaşma isteği.  Uyusam zaman hemen geçse ve ulaşmam gereken yer göz açıp kapayıncaya kadar gelse. Gözünü kapıyorsun, ya bir şey kaçırıyorsam kaygısı basıyor bu sefer.

Artık bir şeyler hemen olsun istiyoruz, çünkü çok fazla şey yaşadığımızı düşünüyoruz kısa zamanda, ancak tam olarak istediğimiz zamanları daha yaşamadığımızı düşünüyoruz, çünkü oraya yolun sonunda ulaşacağız? Peki ulaştığımızda nasıl anlayacağız? Ya her şey zaten yoldan ibaretse ve yolun sonu yoksa? Sonuca ulaşacağımız hevesiyle hızla ve dikkat etmeden yol alıyorsak ve bazı şeyleri gözden kaçırıyorsak?

Güneş Tutulması- Uzaklardan Gelen

Hiç bu kadar uzak gelmemişti, güneşin doğuşu. Karanlık bir gecenin içinde, kime ve neye güveneceğini bilmeyen topluluklar gibiyiz. Kime ne anlatsak, kime nasıl güvensek, kim bunları bize karşı kullanır derken, sohbetlerimiz azaldı belki de. Güven duygumuzu yitirmekteyiz. Yalnız hissetmekte olan ruhumuza doğacak güneşi, içimizi ısıtacak sohbetleri, bizi huzurlu kılacak günleri beklemekteyiz. Evet, çok fazla beklentimiz var gelecekten. Evet, çok fazla hayal kurduk ve artık belki de güzel günleri, güneşli günleri hak ettiğimizi düşünüyoruz. Öyle ya, hiç hak etmediğini düşündüğümüz insanlar mutlu görünüyor. Bizde eksik olan ne? Neyi başaramıyoruz? Neyi yoluna koyamıyoruz? Hiç bu kadar soruların kafamızın içinde dolandığı bir süreç yaşamamıştık belki de, ne olacak? Nasıl olacak? Umut var mı?

Var. Şafak söküyor ve bir anda karanlıktan çıkınca, ışığın rahatsız ettiği yerdeyiz. Büyük bir değişim yaşadık, fark edenler oldu, fark etmeyenler oldu. Sıkıntılar, hastalıklar ve belki de kayıplar yaşayanlar oldu. Mutlu olanlar, kazananlar da oldu. Süreci algılayamayanlar oldu,

Ay Tutulması – SON

Oysa her şey sonsuza kadar sürecek gibi gelir. Sevgi, aşk, acı, yorgunluk, mutluluk, hüzün. Neyi yaşıyorsak o an, sonunu düşünmeden yaşamak isteriz, hayatı da öyle. Sonlara karşı büyük dirençler gösteririz. Çünkü ağlasak bile, mutsuz olsak bile ortada bir emek vardır ve verilen emeklerimizin karşılığını sonsuz olarak görürüz. İşimize, ilişkilerimize, ailemize, çevremize, topluma öyle bağlıyız ki, kendimizi göremez olduk. Kendimizi görmezden geldikçe, hedeflerimizi göremez olduk. Hedefsiz kaldıkça, kendimizi işe yaramaz olarak görür olduk. İnsanlara baktığımızda herkes mutluydu, koşturuyordu ve hiçbir sorunları yoktu. Sorunlu biz olmalıydık, bizim hayatımız. Kendimizi yargıladık. İlişkimizi. İşimizi. Yapmak istediklerimizi, hayallerimizi küçümsedik. Çünkü büyük hayaller gibi gelmiyordu artık, tatmin edilemiyorduk.

Ne için? Hangi yarış için? Kendimizi hangi arenaya koymuştuk? Hayallerimizi büyütmek için başkaları için, kendimizi mi küçültür olmuştuk? Bütün tribünler doluydu ve herkesin gözü bizim üzerimizdeydi sanki. Birbirimizi parçalamak üzere kurulmuş, en çok sesi çıkanın, en gaddar olanın galip çıkacağı bir arena. Bizi öfkelendirmek için bağırışlar.

Güneş Tutulması ve Sen

Nereye aitsin? Nereden geldin? Neler getirdin? Kendi hediyelerini taşıyan sen, kimlerin himayesi altında hissettin kendini? Öğrendiklerin, getirdiklerini dışarıya yansıtmana engel oluyorsa, gördüklerin ve sana söylenenler kapasiteni ortaya çıkarmana engel oluyorsa, sana ait olmayan hangi bilgilerin esirisin.

Ait olduğumuz yer ile şu an bulunduğumuz yerin kesişim noktasındayız. Bir ayağımız orada, bir ayağımız burada, anlık duygusal değişimler, şu an olduğumuz kişiyi kabullenememe, daha fazlasını isteme, eksik bir şeyler olduğunu bilme ve ona ulaşma çabası. Hissediyoruz çağın değiştiğini, hissediyoruz bir şeylerin, bizi bir yere yönlendirmeye çalıştığını, ancak anlam veremiyoruz. Çünkü bunlar bütün bildiklerimizin dışında, çünkü kendimize odaklanacak zaman bulamıyoruz. Nerede uyanmak isterdiniz? Hangi ruh haliyle uyanmak isterdiniz? Hangi uyanış sizi tatmin ederdi? Bunların hepsine cevabımız var, ancak cevaplar o kadar uzak geliyor ki, inançsızlık giriyor araya. İnançsızlık, özgüven eksikliği yaratıyor, ulaşmak istediğimiz noktanın uzaklığı ve yorgun ruh hali, yeniden başlangıçları kabullenmiyor. Çok uzun bir yoldan geldik ve tekrar başa sarmak istemiyor hallerimiz.

Sessiz Çığlık

Bir çocuktuk hepimiz, hayalleri olan. Sevgi isteyen, sevgi veren. Ailesiyle bağ kurmaya çalışan, başarılı olmak isteyen, koşturan, eğlenen. Bazen kulaklarını kapatan çocuklardık, aile içindeki bağırışlara, bazen sokağa çıkmak için şirinlikler yapan, bilmezdik sorumluluk, bilmezdik kötülük nedir. Bilmezdik istismar nedir. Saf sevgiye bürünmüş çocuklardık sadece. Şu an ne olduğumuzun, ne düşündüğümüzün, hangi ideolojilerle kafamızı doldurduğumuzun bir önemi yok, hepimiz bir zamanlar çocuktuk.

Size şiirsel bir dil kullanmayacağım ancak anlatmak istediğimi daha iyi algılayabilmek için, önce herkesin bir zamanlar çocuk olduğunu hatırlaması gerektiğini düşündüm. Çünkü çocuklar kimin ne ceza alacağını değil, kimin onlar için bir şeyler yapabileceğini, çözüm üretebileceğini düşünüyor. Bu bir ‘yarın dışarı çıkamazsın.’ cezası değil. Bir zamanlar çocuk olduğunu unutan ve büyüdüğünü düşünen insanlar, kendi hayatlarındaki öfkelerini, yargılarını, sorumluluklarını, sorunlarını, çocuk üzerinden, topluma kustu. İnsanlar kendi hayatında yolunda gitmeyen her şey için bir kelle istedi ve çekildi kendi hayatına, çocuklar için biz çözüm üretilmedi. Bir işaret veriliyor ve aynı kafa yapısından çıkmışcasına cümleler dökülüyor. 

Oğlak Dolunayı

Kara bulutlar ay ışığını kapatıyor diye, karanlıkta kalmış değilsin. Bırak sadece, bulutlar geçip gitsin. Hayatın dönüm noktaları vardır, bunlar geçiş kapılarıdır. Hangi kapıdan geçeceğine sen karar verirsin, hangi değişime uğrayacağını, nereye gideceğini. Ancak bazı kapılar ışıltılıdır, insanların sözleriyle, ailenin yönlendirmeleriyle, öğrendiklerinle. Parlar o kapılar sana, bir adım oraya atarsın, ancak içinden bir ses o kapının, senin kapın olmadığını her zaman deklare eder. Kapılırsın. Çok kapılar açtın hayatın boyunca, bazıları istediğin gibi çıkmadı, bazılarını sevdin, bazıları sana göre değildi, bazıları ise acı doluydu. Oysa sana gösterilen kapı buydu. Daha güzel olmalıydı her şey, geçmişte bu yılları düşündüğünde, çok daha güzel bir hayatın olacağını hayal ediyordun belki de, resmettin.

Geçmiş yıllarda, bu yıllarını kafanda oynadın, kendini bir yere koydun, kendini tanıdığına emindin ve bundan daha güzel bir hayatın içinde olmayı hedefliyordun. Tam olarak bu sıralar. Şimdi geçmişteki hayaller kuran sen, şu an olduğun seni beğenmiyor. Şu an ise gelecekteki seni,

İkizler Yeniayı

Ya kendin olacaksın, ya bir başkası. Bambaşka hayatların pençesinde, kendini bulamadan yaşamaktır, yalnızlık.

Kafanın içinde bu kadar kalabalıkken, nasıl yalnız hissettiğini düşünürsün. Bu iki delilik arasında sıkışmış bir ruhun, başkalarının çizdiği ve geçmeye bir türlü cesaret edemediği, geçse kendi yolunun ferahlığında yürüyeceği bir çizgi. İkizler yeniayı, bu adımı atmanız için bir şans. Başka hayatlardan aldığınız numunelerin, kendi hayatınızla uyuşmadığını deneyimlemek, bir öfke yaratıyor. Oysa kendi numunelerinize ulaşmanız, sizi büyük bir yalnızlık hissinden çıkaracaktır.

Hareket, yeni bir hareket yaratıyor ancak kısır döngülerin bir türlü kırılamadığı bir hareket. Seçim, seçim ve seçim. Sanki bir labirent ve tam çıkışa geldiğinde en başa koyuyorlar. Bir deney. Bir kere daha, tekrar, tekrar. Aynı yollar, aynı seçimler. Peki bu labirentten bir çıkış yok mudur? Vardır. Kendi labirentini fark etmek. Labirent içinde ilerlerken seni yönlendiren sesler. Paralel zihinlerin. Geçmişteki Sen ile şu an olduğun Sen arasındaki çekişme. Şu an olduğun Sen ile geleceğe kurguladığın Sen arasındaki çekişme.