Sessiz Çığlık

Bir çocuktuk hepimiz, hayalleri olan. Sevgi isteyen, sevgi veren. Ailesiyle bağ kurmaya çalışan, başarılı olmak isteyen, koşturan, eğlenen. Bazen kulaklarını kapatan çocuklardık, aile içindeki bağırışlara, bazen sokağa çıkmak için şirinlikler yapan, bilmezdik sorumluluk, bilmezdik kötülük nedir. Bilmezdik istismar nedir. Saf sevgiye bürünmüş çocuklardık sadece. Şu an ne olduğumuzun, ne düşündüğümüzün, hangi ideolojilerle kafamızı doldurduğumuzun bir önemi yok, hepimiz bir zamanlar çocuktuk.

Size şiirsel bir dil kullanmayacağım ancak anlatmak istediğimi daha iyi algılayabilmek için, önce herkesin bir zamanlar çocuk olduğunu hatırlaması gerektiğini düşündüm. Çünkü çocuklar kimin ne ceza alacağını değil, kimin onlar için bir şeyler yapabileceğini, çözüm üretebileceğini düşünüyor. Bu bir ‘yarın dışarı çıkamazsın.’ cezası değil. Bir zamanlar çocuk olduğunu unutan ve büyüdüğünü düşünen insanlar, kendi hayatlarındaki öfkelerini, yargılarını, sorumluluklarını, sorunlarını, çocuk üzerinden, topluma kustu. İnsanlar kendi hayatında yolunda gitmeyen her şey için bir kelle istedi ve çekildi kendi hayatına, çocuklar için biz çözüm üretilmedi. Bir işaret veriliyor ve aynı kafa yapısından çıkmışcasına cümleler dökülüyor.  İDAM. ÖLDÜRELİM. PARÇALAYALIM. Kaç kişiyi? CAYDIRICI CEZA? Bir insan, bir çocuğa zarar verecek psikolojideyse hangi ceza onu engelleyebilir? Kim bir insan canına kıyarken, alacağı cezayı düşünür? Neyin caydırıcılığı? Bir köpeğe tekme atmaya ceza verirsen bu caydırır bazı insanları, sokağa çöp atmaya ceza verirsen bu da caydırabilir. Bir kadına sözlü tacize  ceza verirsen, caydırır. Ancak bir çocuğun canına kıymaya karar vermiş bir insanı ne caydırabilir? Bence hiçbir şey. Verilecek en ağır ceza verilir, ancak bu durumu engelleyecek olan ne idamdır, ne de olay anında verilen tepkiler. Bu durumun ne ideolojilerinizle, ne inancınızla, ne inanmayışınızla bir alakası olmadığını göreceksiniz.  Bütün eğitimden, bilinçaltından, psikolojiden, aile yaşamlarından. Bunu en baştan ele almalıyız. En derinden. Mahalle mahalle gezelim ve hukuk sitemine, mahkemelere güveniyor musunuz? diye soralım. Yüzde kaçtır bu güven? Güvenmediğiniz bir sisteme nasıl idam istiyorsunuz?

Bir kelle isteniyor, her zaman. Ancak hiçbir zaman çözüm olmuyor. Çünkü çözüm istenmiyor. Çözüm için belki 10 yıl gerekiyor, belki 50 yıl. Bu öylesine bir vaka ki, belki bütün eğitim-ahlak-hukuk sistemini baştan aşağı yenilemek gerekiyor. Bunun için çocuk eğitimi, çocuk yetiştirme eğitimi, ahlak eğitimi, cinsellik eğitimi, aile içi şiddetin yarattığı travmalar, psikoloji, toplumsal huzur, kişisel refah seviyesi, sayamadığım birçok şey gerekiyor. Bu durumun yarın düzelmeyeceğini, düzelmesi için herkesin önce kendisine bakması gerektiğini biliyorlar, ancak hemen sonuç istiyorlar. Çünkü tüketici bir toplumuz, hemen her şey olsun istiyoruz ve sonucunda olsa da, olmasa da 3 gün sonra unutuyoruz. Çünkü 3 gün boyunca vicdanlı olduğumuzu kanıtladık. Sosyal medya dışında hayatımız aynı şekilde devam etse de, çevremize ne kadar canımızın yandığını gösterdik. Önemli olan onların gözünde nasıl göründüğümüz? Çocukları korumak ile ilgili geleceğe bir yatırım? Bir düşünce? Bir fikir? Yok. Kaç çocuk istismarı ile ilgili eğitime katıldınız? Bu konuyu ne kadar araştırdınız? Bu konuda insanlara farkındalık sağlayacak kaç paylaşım yaptınız? Olay anında acıdan beslenirken bile söylenen cümlelerin altında yatanları görebilseydiniz, emin olun iğrenirdiniz ama kimse farkında değil. Olay unutuluyor, üç gün sonra bir futbol karşılaşmasında fark yiyen bir takım için tecavüz kelimesini ağzını yaya yaya kullanabilecek yine aynı insanlar. Bize ne oldu böyle?

Cinsellik denince iğreti olan, insanları cinsel eğilimlerine göre yargılayan, cinselliği tabu olarak gören, ayıp olarak gören ve öyle bir şey yokmuş gibi davranan bir toplumuz. Bu sadece bizim toplumumuza özgü bir durum da değil, dünyaya yayılmış bir yargı, bir kör bakış açısı. İnsanlar üstünde cinsellik üzerine baskı kurmak yerine, eğitimi tercih etmiyoruz. Psikolojik yönü umrumuzda değil. Bu hasta. Bu delirmiş. Bu ahlaksız. Bu. Bu. Bu. Onlar, onlar, onlar. SEN? Ya sen? Yastığa kafanı koyduğundaki düşüncelerin sadece sende mi gizli kalıyor sanıyorsun? Her düşünce zerren insanlara geçmiyor mu sanıyorsun? Sen gizlendiğini mi sanıyorsun? Baskılanmış, yok sayılmış, belki de kendini yetersiz hisseden düşünce kalıplarının sende kaldığını mı sanıyorsun? Bunların hiçbiri senin suçun değil, bunlar hastalık değil, bunlar bütün dünyada var olan bir durum. Sen sadece gizlemek istiyorsun ve bu seni hasta ediyor.

Bu hastalık yayılıyor. Çünkü çözüm değil, sonuç bekleniyor. Çünkü kimse suçu kendinde aramıyor. Çünkü kimse kendi hayatına bakmak istemiyor ve bir yerde, dünyanın bir yerinde bu patlak veriyor. Çünkü iyileşebileceğine inanmayan insanlar var, çünkü güçsüz görünmek yerine hastalığını gizleyen insanlar var. Çünkü diğer tarafta hasta olmadığı halde, toplum içinde hastalıklı olduğu kanısına varılacağından korkup susan milyonlarca insan var. Bu yüzdendir ki, toplumun çoğu hasta olsa da, hasta olmasa da gizliyor. Baskı. Bastırılmışlık. Bunun çözümü her şeyi açık açık konuşmak ve hastalığı tespit etmek. Bu evrensel bir durum, belki bütün insanlığı kapsayan bir durum ve bunu konuşmadan, gizleyerek hiçbir şeyi çözemeyeceğiz. Hastalığı tespit etmeden, tedavi olmaya çalışan bir dünya en fazla ne kadar iyi olabilirse, o kadar iyiyiz işte.

Bir kelle isteniyorsa, bütün dünyayı elden geçirebilirsiniz, ancak antivirüsü bulmak istiyorsanız önce virüsün ne olduğunu bulmak zorunda olduğumuzu algılamalısınız. Virüs insanın kafasındaki düşüncelerden geçiyorsa, antivirüs de bir insanın kafasının içinde aydınlanabilir. Şimdi başlarsak, gelecek nesillere güzel bir Dünya bırakabileceğimize inanıyorum. İçimdeki çocuk, insanlığa olan inancını daha yitirmedi. Negatiflikten, farkındalığa geçeceğimiz günlerin umuduyla, sevgiler.

 

 

Facebook 22 Twitter 08 Linkedin 04 Tumblr 02